29 Nisan 2011 Cuma

GÜMÜŞ GÖLGE ROMANIM PİYASADA...



ÇIKTI

EN KOLAY EDİNME YOLU

http://www.bencekitap.com.tr/

26 Nisan 2011 Salı

Beyond Gbagbo's Last Stand



By Abena Ampofoa Asare 

After the drama of Laurent Gbagbo’s capture in Abidjan, international attention has swung away from Cote d’Ivoire.  At the precise moment when external voices for justice are most necessary, the cameras and critics seem to have moved on. Reducing Cote d’Ivoire’s political struggle to the recent presidential contest is a profound misunderstanding of the complexity of the Ivorian conflict and a sure way to miss the path toward peace. Until Ivory Coast’s future is detached from the personal fortunes of a rotating cast of strongmen, the country remains caught in a political cycle where the Ivorian people always lose.
Rewind 10 years and Laurent Gbagbo is a champion of democracy seizing national power after General Robert Guéi defies election results. Fast forward to 2011 and Gbagbo has become the recalcitrant leader deposed by President-elect Alassane Ouattara’s troops after a contested election. A decade ago, democratic elections did not inoculate the country against continuing instability and violence; it would be naïve to expect the fact of electoral democracy to usher in national reconciliation in 2011.
Both Gbagbo and Ouattara have shown themselves ill-equipped to lead the hard work of peace building in a divided society. Both are deeply ingrained within the fabric of Ivorian politics and have been figureheads since the days of Félix Houphoüet-Boigny, the grand old man of Ivory Coast, whose autocratic leadership set the stage for today’s instability. Both Gbagbo and Ouattara have run for president multiple times, both men are implicated within the protracted civil conflict, and now, both have mounted victorious campaigns of civil violence to assert their right to lead.

The Illusion of Reform

The failures of Laurent Gbagbo are glaring. A Sorbonne-educated history professor, former trade unionist, and democracy activist, Gbagbo worked for decades to challenge Houphoüet-Boigny’s autocratic rule only to morph into yet another “leader” willing to jeopardize his people’s future to build up his own power. During his years as president, civil conflict broke out regularly, human rights abuses were swept under the rug, and Ivorians grew progressively poorer.
Then there are the failings of Alassane Ouattara, the IMF economist and former Prime Minister recently installed as president. After narrowly winning the 2010 national elections, Ouattara was reduced to calling for French and UN soldiers to occupy his country and “neutralize” his countrymen. This is not the act of a wise leader in a country emerging from civil conflict.
By requesting French boots on Ivorian soil, Ouattara blundered into the controversy about France’s continuing role in the fortunes of one of its most profitable former colonies. In 2004, France destroyed the entire Ivorian air forcein retaliation against strikes that killed nine French soldiers stationed in the country’s northern region. Six years ago, French helicopters were dropping concussion grenades and tear gas on urban Abidjan and French troops clashed with street crowds. Now, France’s attempt to fashion itself a disinterested humanitarian force in this same territory is ludicrous; purveyors of violence one day cannot claim to be peacekeepers the next. By aligning himself with Sarkozy’s force, Ouattara has created another roadblock in his search for credibility as a national leader.

The Business of Reconciliation

The most important obstacle to national integration, however, is the obscene scarcity that fuels the country’s regional competition and insecurity. In Cote d’Ivoire the path to peace runs straight through the cocoa groves of the Eastern region. Ivorian farmers have long been fighting for fair prices, government investment, and bargaining power in an economic arena dominated by powerful foreign companies like Cargill (United States), Archer Daniels Midlands (United States) and Barry Callebaut (Switzerland). These businesses undermine cocoa cooperatives and underpay farmers for a crop whose price on the international market is sky high. Cocoa cooperatives have never stopped requesting support from a government with little interest in their ability to create a fair livelihood. Cocoa workers called strikes in 2008 and 2009, and launched constant protests. Yet in a country so divided, collective action has its limits.
Ivory Coast produces a third of the world’s cocoa, and yet more than 50 percent of the population live on less than a dollar a day. This unnecessary poverty has helped create an overlapping jigsaw of religious, regional, and ethnic tensions. Until the Ivorian government stops bleeding the cocoa sector and instead supports farmers in creating a more just engagement with the global economy, the legacy of the civil war will continue to sap the Ivorian body politic.
Beyond the sundry activities that cajole armed men to put aside their weapons for a time, a “peace process” must involve sustained efforts to address the causes as well as the consequences of violence. The same names—the icons of the civil war—engaging in the same modes of power politics cannot lead Ivory Coast into a new future.
As president, Ouattara must begin to prioritize national integration. He can begin by investigating and prosecuting the human rights atrocities of the past few months. He must pursue a politically liberal government that allows for the development of a new cadre of leaders not entirely entrenched in the old rivalries. He should commit to remaining in power for only one term of fixed length in order to build local confidence in the intentions of his government. Most importantly, his economic program must tirelessly address social inequality and not conflate this with raw GDP growth.
The U.S. government should champion a national reconciliation program along these lines in order to establish true support for the Ivorian people. This time around, Washington must promote economic and social reforms instead of allowing the rhetoric of democracy and a steady stream of cheap cocoa to cover over a multitude of sins. Having so vigorously supported the presidency of Alassane Ouattara, President Obama should now call for a more rigorous peace process in Cote d’Ivoire.
April 25, 2011



22 Nisan 2011 Cuma

Bir Çılgınlık Kaynağına Önsöz


Cüneyt Ayral, bir zamanlar, İstanbula bir gazete armağan etmişti. O ve gazetenin yazarları şehirlerini, gurbetlerini arıyorlar, Konstantıniyye Haberleriyle unutmamayı, sürekli anımsamayı, şehrin kendi çapında bir tür belleği olmayı amaçlıyorlardı...
İstanbul - Aciksite.com
17 Mayıs 2003, Cumartesi
Aramızda “garip şeyler düşünmekle meşhur” kişilerin sayısı, umutları karartmayacak kadar çok mu? Garip ki gurbet’ten gelip garp’ı anımsatır; meşhur ki şöhret’ten gelip şehr’i anımsatır.

Günden güne gurbete dönen bir şehrimiz var. Dışarlıkların gurbeti olmaktan çıktıkça, İstanbullular için gurbete dönüşen İstanbul.

“Garip şeyler düşünmekle meşhur”lardan Cüneyt Ayral, bir zamanlar, İstanbul’a gazete armağan etmek istemişti. O ve gazetenin her biri bir başka telden çalan yazarları, kâh kendi şehirleri, kâh kendi gurbetlerini arıyorlardı.

Resmen totoloji
“Kostantıniyye Haberleri”yle unutmamayı, sürekli anımsamayı, şehrin kendi çapında bir tür belleği olmayı amaçlıyorlardı. Zaten unuttuğunuz değerleri koruyamazsınız! Evet, resmen totoloji...
Ama, anımsamanın uç verdiği, başlar gibi olduğu saniyeler bile, İstanbul için yeni bir başlangıç olabilirdi. İşte, gazete bu ivmeyi asgarisiyle yaratsa bile, çok büyük yarar sağlayacaktı. Belirtilen ivmeden etkilenen yazarları burada saymaya gerek yok.
Bir ustayı anacağım: Orhan Duru, birçoğu “Kostantıniyye Haberleri”nde yayımlanmış yazılarını “İstanbulin” adlı yapıtında topladı. “İstanbulin” üzerinde bir değinme karalamış ve şöyle demiştim: Orada (gazetede) ben de “İstanbul’u Bul Bana” başlığı altında bir şeyler yazdım.
İstanbul Türkçe miydi, abi?
Orhan Duru ile komşu olmak ne güzeldi. 1950’lerde miydi, “İstanbul / Not Konstantinopolis!”diye bir şarkı vardı! Ulan, İstanbul’a İstanbul deyiniz! anlamında bir şarkıydı.
Efendim, o şarkının derin etkisi altında kimileri, gazetenin başlığında “Kostantıniyye” adının geçmemesi gerektiğine karar verdiler. Aya Mama deresi (hani şu 1995 Temmuz’unda sele dönüşen dere), o zaman da oralarda akıp duruyordu.
Öfke biriktiriyordu sanıyorum. Sankim “İstanbul” Türkçe miydi abi? O da, “orada kentte” anlamındaki Stin Polin’den gelmiyor muydu? Adından önce kendisini korusanıza şu şehrin bre Hayrettin Karaca’ca çarpılasılar!
Cüneyt’in ütopyası
Cüneyt, gazetenin adını değiştirmek zorunda kaldı. Eee, yabancılara adını değiştirdiğini, artık Turkey yerine Türkiye denilmesi gerektiğini dayatmaya kalkıp iki seksen uzanan bir tür “yönetici kafası,” bir İstanbul yayını üzerinde gücünü göstermişti.
Olsun. Bu yayın, gene de Bizim Şehir içindi. Cüneyt’in ütopyası, boyut değiştirdi, kağıt değiştirdi, kimi yazarlar yorulunca yerlerine başkaları yazdı. (Bir kez yazımı yetiştirememiştim. Cüneyt, benim sütunu boş olarak korumuş, bir de okur azarı işitmişti!)

Gazetenin biçimi, boyutu değişse de, özü değişmedi. Biliyorum, o gazetenin yaratıcıları, yine garip şeyler düşünmekle meşgûl. Bakarsınız günün birinde şehir karşısına, okur karşısına yine çıkıverirler. Çıkmasalar da, şu kadar sayısı, şu kadar sayfasıyla Gazete bir çılgınlık kaynağı gibi, tanıklığını sürdürecek.

Hatta, gazete dizini için bu önsözü yazdığım gün (10 Ekim 1995), önsözü bile bir habere ve tanıklığa dönüştürme olanağı vardı. Bakın, oy patlamasını özellikle gecekondu bölgelerinde gerçekleştirmiş bir partinin üyesi, İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan bugünkü “Meydan” gazetesinde neler diyor:

Erdoğan’ın vizesi
“Kenti kurtarmak için VİZE uygulamasının şart olduğunu belirten Tayyip Erdoğan şunları söyledi: İstanbul’a göç ancak vize uygulamasıyla durdurulabilir. Ama bu kararı verme yetkimiz yok (...) Şayet göç durdurulmaz ve nüfus giderek artarsa, hiç bir yerel yönetim bu kenti kurtaramaz.”

Başkan, sanki 40 yıl önce konuşuyor!
Yüzyıllar önce, bu yönde fermanlar olduğunu nereden bilsin?
Şehrin adı henüz Kostantıniyye iken bile benzer sorunların yaşandığını ”Kostantıniyye Haberleri”nde okumuş mudur?

Sizi İstanbul hakkında ilginç bir kaynağın dizinleriyle baş başa bırakırken vurgulamak istiyorum: Bu kaynağın da bir vizesi vardı... İstanbul sevgisi. Vizesi olan buyursun. (HA/NM)

MİMİTİ'NİN ROMANI YAKINDA ÇIKIYOR...


ÇOK YAKINDA KİTAPÇILARDA

21 Nisan 2011 Perşembe

ÇEVİR KAZI YANMASIN





Yüksek Seçim Kurulu, BDP kökenli, bağımsız milletvekili adaylarının seçime girebilmesi için gerekli YENİ yorumunu yaptı ve BDP kökenli adayların “yeniden” aday olabildiklerini açıkladı.

Dün yasak olan bugün değil ! Hem de yasal olarak...

Yasaklar ilk bildirildiği zaman, Türkiye’de birden bire “kıyamet koptu” ve tarihimizde, belki de ilk kez, demokrasi adına hemen hemen herkes ayaklandı, sokaklara fırladı ve seçilme hakkına engel getirilemeyeceği üzerine yoğun bir kamuoyu baskısını oluşturdu. Yer yer bombalı, kavgalı gösterilere neden olan bu kamuoyu baskısı sonunda bir kişinin ölümüne neden oldu.

Bismil’deki gösterilerde 17 yaşında bir genç, kurşun isabet edince öldü, cenaze törenine ellibin kişi katıldı.

Ölen 17 yaşındaki İbrahim Oruç, Türkiye Demokrasi Tarihi’ne “demokrasi şehidi” olarak geçti...

Bütün bu olanların, YSK nın almış olduğu ilk kararın arkasında yatan, başarısız ve yeteneksiz bir iktidarın sorumluluğundadır. Çünkü, yasalar yazılırken doğru yazılmamış, birbirleri ile çelişir durumları kaldırılmamış. Ayrıca iktidarın “bağımsız yargı” üzerindeki yoğun baskılarının da, böyle bir karara (ilk veto kararı) neden olduğunu da düşünmeden edemiyor insan.

Bu olayda kaybeden kim oldu?

Elbette, zaten oylarında hızlı bir gerilemenin başladığı AKP ciddi bir güven kaybı yaşadı. Öte yandan MHP “demokratik bir tepki gösteremediği ve toplumun arzularının çok gerisinde kaldığı için” %10 barajının mağduru olabilecek kadar bir gerileme yaşayacak, çünkü bu olay seçim meydanlarında çok dillendirilecek ve kimin demokrasiden yana olduğunu herkes görecek.



Darbe Anayasası’nı değiştiriyoruz diye Türkiye’yi referanduma taşıyan AKP’nin, darbecilerle aynı yöntemleri kullanarak seçime gidiyor olmasını, hiç bir seçim bildirgesi ile açıklayabilmesi mümkün değil. MHP ise Türkiye’nin demokrasiye olan inanç ve gereksinmesini halâ anlayamamış, geride kalmış bir siyasi parti olduğunu göstermiş oldu bu olay nedeni ile.

AKP’li bakanların çeşitli platformlarda YSK’nın veto kararını eleştirmesi yeterli olamaz, bu konuda başbakanın konuşmamış, konuşamamış olmasını açıklamakta zorluk çekeceği besbelli.

Cumhurbaşkanı’nın “bütün belgeler tamamlanmış artık sorun çıkmaz” şeklindeki açıklaması da, gerçekte yargıya doğrudan müdahale olarak değerlendirilecektir.

YSK veto kararını açıkladığı zaman, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, kamuoyu ile aynı anda tepkisini göstermiş ve TBMM’inin hemen toplanması gerektiğini söylemişti. Böyle bir sorunun çözüm yeri elbetteki TBMM olmalıydı, üstelik de artık bir güldürüye dönüşmüş olan %10 barajının kaldırılması dahil, tüm bu konudaki sorunlar bir gece de orada çözülebilinirdi.



Öyle ya da böyle, sorun çözüldü ve YSK  “çevir kazı yanmasın” deyiverdi.. Belki de bağımsız yargı dikkatleri beceriksiz ve yargı ile didişen iktidara yeteri kadar uyarıda bulunduğunu düşünerek kararını değişitrecek hazırlıklarını önceden yapmıştı bile, kimbilir.. Ama bu olay Türkiye’de artık birşeylerin değiştirilmesi gerektiğinin altını çizdi ve kamuoyunun da bu yönde oy kullanacağını gösterdi...


GÜMÜŞ GÖLGE ÇIKIYOR.. ÇOK YAKINDA...



ÇOK YAKINDA KİTAPÇILARDA

20 Nisan 2011 Çarşamba

DUT YEMİŞ BÜLBÜL





HİTLER ALMANYASINDA SS'LER GENÇLER ARASINDAN SEÇİLİP YETİŞİTİLİYORDU




İbrahim Tatlıses vurulduğunda devletin tüm erkânı hemen geçmiş olsun mesajları yayımlamıştı. Başbakanından, bakanlarına kadar herkes gelip ziyaret etti sanatçıyı. Hatta milletvekilliği sözü bile verildi. Hoş bu söz tutulmadı, çünkü onlar sözlerini tutmamakta ustadırlar. Yok efendim falanca mafya davasında adı varmış Tatlıses’in o yüzden aday gösterilememişmiş. Eeee, ziyarete gelmeden önce bilmiyor muydunuz, sağır sultanın bildiklerini? Tabii bu tür sorulara cevap yok, ses çıkmıyor:”Tıssss”

Bedri Baykam, Türkiye’nin gözbebeği sanatçılarından birisi. Ülkesini dünyada tanıtabilmek için canını dişine takmış uğraşan bir ressam, yazar. Ülkesinde sanat adına pek çok ilki gerçekleştirmiş bir önemli isim. Siyasette hatırı sayılır söylemleri ile önce çıkmış bir gazeteci. Sokağın ortasında bıçaklandı, avaz avaza hastahaneye yetiştirecek bir yurttaş aradı, herkes kaçtı, herkes arabasını kilitledi.. Sonunda bir taksi ile kendisini hastahaneye atabildi. Devlet erkanından ses seda yok, başbakan :”Tısss”

BEDRİ BAYKAM

Yüksek Seçim Kurulu, başbakana fena halde bir gol attı. “Eğer hukuk sistemi ile uğraşırsan, biz de seninle uğraşırız ve canını acıtırız” dercesine bir karar aldı ve Kürt kökenli bağımsız milletvekili adaylarından pek çoğunun adaylığını veto etti.

Bu vetonun ardından Türkiye’de olup bitecekleri YSK gibi bir kurumun başında olanların bilemiyor olmalarını elbette düşünmek bile istemiyorum.

Bu sonuçların en çok kime zarar vereceği, kimi sıkıntıya sokacağı da aşikâr, işte bütün bu olaylar olup biterken, BDP ve CHP TBMM’nin hemen toplanıp sorunu çözmesini istediler, başbakandan yine ses seda yok. Sokaklar birbirine girmiş, insanlar sorunlarının çözümünü istiyor ama başbakan çıkıp birşey diyemiyor.

Üniversite giriş sınavlarında ki şifreli kopye iddalarının sonrasında yapılan açıklamalardan “tatmin” olduğunu söyleyen T.C. Başbakanı, sokaklara dökülüp haklarını isteyen öğrencilere ne dedi buyurursunuz? “Eğer sokağa çıkmaya devam ederseniz, karşınıza 5 bin – 10 bin genç de biz çıkartırız” demedi mi? Ben bu cümleden bir tek şey anlıyorum, o da faşizmin SS’leri hazırda bekliyorlar!

Yani başbakan son günlerde iki kere konuştu, ikisinde de koca koca yanlışlar yaptı, gerçek yüzünü telâşından deşifre etti, besbelli ki yakınlarında olan bir aklıevvel ona “dut yemiş bülbülü” anımsattı ki artık konuşmuyor...

RECEP TAYYİP ERDOĞAN