Popüler Yayınlar

23 Ocak 2012 Pazartesi

OLACAĞI BUYDU !...

KAROLİN FİŞEK'ÇİYİ TANIRIM, BİRKAÇ KERE GÖRÜŞTÜM, BİR KERE DE 

SERGİSİNE GİTTİM, İSTANBUL AMERİKAN HASTAHANESİ GALERİSİ'NDE AÇMIŞTI,

EROTİK RESİMLERİNİN BİR KISMINI DA BU BLOGDA BİR SÜRE YAYIMLADIM, ANCAK
BU ORHAN PAMUK MESELESİ ÇIKINCA KALDIRDIM RESİMLERİNİ.

KENDİSİ İLE YAYIMLAMAYI UGUN BULMADIĞIM UZUNCA SAYILABİLECEK, YAZILI,
SKYPE KONUŞMASI YAPTIM BİRKAÇ KERE, ORHAN PAMUK MESELESİNİ BASINDAN
ÖĞRENİNCE VE ANLADIM Kİ BU KADIN YALAN SÖYLÜYOR, YOKSA SKYPE'DE ORHAN
PAMUK İLE BU KADAR YAKIN BİRİSİNİ BULMUŞKEN HANGİ GAZETECİ SÖYLEŞİ YAPMAK
İSTEMEZ?

KONUŞMALARINDAN VE ANLATIM BİÇİMİNDEN HAYAL DÜNYASINDA YAŞAMAKTA
OLDUĞUNU KESTİRİNCE, HEMEN VAZGEÇTİM KONUŞMAKTAN..

PAZAR GÜNÜ AYŞE ARMAN RÖPORTAJI ÇIKTI GAZETEDE ...

BUGÜN DE AŞAĞIDAKİ AÇIKLAMA GELDİ !...




Orhan Pamuk'tan ihtarname

DHA
23 Ocak 2012

Orhan Pamuk'tan ihtarname

Nobel Ödüllü Yazar Orhan Pamuk son aylarda sık sık basına söyledikleri ile gündeme gelen Ressam Karolin Fişekçi'ye avukatı aracılığıyla noterden ihtarname çekerek açıklamalarını durdurmasını istedi.








İşte Orhan Pamuk'ın avukatı Haluk İnanıcı'nın İstanbul Kadıköy 24. Noterliği aracılığıyla çektiği ihtarname:
"Sayın muhatap (Karolin Fişekçi) bir süredir kamuoyunda müvekkilim Orhan Pamuk hakkında onun ağzından demeçler vermektedir. Fişekçi'nin bitmeyen gerçek dışı açıklamalarına son vermesi için bu ihtarı keşide etme gereği hasıl oldu. Orhan Pamuk en son iki ay önce New York'ta bir alışveriş merkezinde görmüş ondan sonra kendisi ile başka iletişimi ve görüşmesi olmamıştır. Fişekçi müvekkilim Orhan Pamuk'un kız arkadaşı değildir. Muhatap sanki müvekkilim ile temas halinde ve onun onayıyla konuşuyor gibi açıklamalar yapması ve değerli romancı Kiran Desai ile yakınlığını iş ilişkisi olarak nitelemesi de gerçek dışıdır. Tanınmış yazar olan Orhan Pamuk adını etrafında hayal mahsulü çeşitli olaylar uydurarak uygunsuz yorumlar yaparak magazin öğesi olarak kullanılması mahrumiyete saldırıdır. Bu hukuka aykırı davranıştır ve kişilik haklarına zarar vermektedir. Müvekkilim hiç kimseye kendi adına konuşma ve ismini kullanma yetkisi ve izni vermemiştir. Öyle anlaşılıyor ki sayın muhatap Pamuk'un mahrumiyetini ihlal ederken suç işlediğini bilmemektedir. Davranışlarına son vermesini ihtar ediyor ve aksi halde suç duyurusunda bulunacağımızı ve tazminat davası açacağımızı ihtar ediyoruz." 

19 Ocak 2012 Perşembe

İ F L Â S

Hrant Dink davasının kararını veren hakim, bir sanık için karar vermeyi unutuyor, ardından basına demeç verip “ben de tatmin olmadım bu karardan” deyiveriyor.

HRANT DİNK DAVASININ YARGICI


Sizce bu bir ülkede hukukun iflâs ettiğini belgesi bu açıklama değil midir?

Anlaşılan odur ki, yıllarca insanları tutuklu olarak bekletip, mahkemeye bile çakartmayan adalet sistemi artık iyice çökmüştür, çünkü Hrant davası  hakiminin sözlerinin ardında, arkasında yatan “bana bu davayı bitir, kes cezayı, bu konu artık konuşulmasın dediler” şeklindedir.



Hakim kamu oyu baskısından söz ediyor, peki ya bunca gazetecinin ve öğrencinin tutuklulukları konusundaki kamu oyu baskısı mahkemeleri rahatsız etmiyor mu?

Artık oyun ap açık ortadadır. Devletin adam öldürerek suç işlemiş olduğu, avukatların ellerindeki belge ve bilgilerle ortadayken, devlet bunun üzerini örtmeyi denemiştir, ama beceriksizlik hemen hemen her işte olduğu gibi, burada da ortadadır.

AKP hükümeti bir yandan asker ile hesaplaşarak, darbesiz bir demokrasi için uğraştığını söylerken, bir yandan da kendi “yeni derin devletini” oluşturma çabasının üzerini örtememiştir.



Görünen odur ki, Türkiye askeri vesayetten kurtulmaya çalışırken, sivil diktanın vesayetine girmiştir. Ve görünen odur ki, artık Türkiye’de Ermeni, Rum, Yahudi olarak yaşamak gittikçe olanaksızlaştırılmaktadır.

Türkiye, İslâm dininin çoğunlukta olduğu ülkeler arasında, en az gayri müslimin yaşamakta olduğu ülkedir ve bununla bile baş edememektedir.

Türkiye Ahmet Taner Kışlalı’nın, Uğur Mumcu’nun, Sivas katliamının ve daha nicelerinin katillerini ortaya çıkartamamış bir devlet yapısıdır, kendi ayıbı ve daha da ötesinde kendi işlediği suçlarla yüzleşemeyen bu yapının iflâs ettiğini anlamak için çok da entellektüel, ya da bilgili olmak gerekmiyor.


24/1271978 MARAŞ KATLİAMI


SİVAS KATLİAMI


Ancak, bu hesaplaşmada, ana muhalefet partisinin de bir etkinliğini göremediğimiz aşikâr. Zaten, belki de işin en üzücü tarafı da budur, çünkü eğer bir ülkede ana muhalefet doğru dürüst çalışmıyorsa, sivil diktanın önüne de geçilemeyecek demektir.

Geçtiğimiz genel seçimlerin en önemli yanı, seçimlerden sonra yeni sivil anayasanın yapılacağı sözünün verilmiş olmasıdır. Bu konuda bazı çalışmaların olduğu basına yansımaktaysa da, heyecan yok olmuştur, anayasa çalışmalarının zamana iyice yayıldığı ve “darbe anayasasının” avantajlarından yararlanmayı sivil diktanın sürdürmek arzusunda olduğu artık iyice su yüzüne çıkmıştır.

Dünyanın en zor yönetim sistemi demokrasidir.

İktidar olduğun halde, iktidarsız olduğunu anladığın, içselleştirdiğin yönetim sistemidir demokrasi.

En önemlisi  demokrasi bir kültür, bir anlayıştır ve buna sahip olmayanlarla demokrasiyi kurmak, kurulu olanını sürdürmek en zor iştir.

Türkiye’de gerçek ve yaygın demokrasi İFLÂS etmiştir.




Türkiye’de hukuk sistemi İFLÂS etmiştir.

Dün gece (18 Ocak 2012) Ahmet Hakan’ın CNNTÜRK teki programında, Hrant Dink davası ile ilgili konuşulanları dinledikten sonra ve bugün uzaklardan da olsa, ekranlarda Hrant’a yürüyüşü izledikten sonra, halâ başbakanın insanların karşısına çıkıp 

“merak etmeyin söz veriyorum, ucu bana da dokunsa, ben gerçek katilleri bulacağım ve adalete teslim edeceğim” 


dememesi İFLÂS’ın tescilidir !.

13 Ocak 2012 Cuma

YETER !...


Ben başbakan ile tıpatıp aynı yaştayım !

Yani, o da, ben de 7 yaşımızdaydık ve radyoda şu söyleri aynı anda dinliyorduk: “SANIKLAR GETİRİLDİLER, BAĞLI OLMAYARAK YERLERİNİ ALDILAR !”



Sonra gazetelerde aynı resimleri aynı zamanda birlikte izledik.. Duygularımız karmakarışıktı...



Başbakan da, ben de Ankara’da, Atatürk Bulvarı’ndan Kızılay’a doğru yürürken, kimbilir kaç defa, yaşlanmış olan yargıç Salim Başol’u, belki de Türk Dil Kurumu binasının oralarda gördük.



Ben selam vermezdim, başbakan ne yapardı bilemiyorum! Ama Salim Başol’u ben hiç bir gün, dimdik yürürken ve etrafında bakıp, gülümsediğini görmedim...

*  *  *

Bu yazdıklarımdan, muhtemeldir ki, yaş ortalaması 28 olan ülkemin insanlarından pek çoğu, hiç birşey anlamayacaktır !

Bilgi – bilişim çağını yaşamakta olduğumuza göre, bilgisayarınızın arama motorlarına yukarıda sözünü ettiğim cümleleri yazın ve sorun, bakalım karşınıza ne çıkacak ?

Türkiye’de oynanmakta olan bu oyuna bir son verilemez ve toplumsal barış en kısa sürede kurulamazsa, başımıza geleceklerden kimse kârlı çıkmayacak, çıkamayacak.

Ülkeyi çıkmaz sokaklara taşıyarak bir yere varılmaz.

Üçüncü kez, üstelik de %50 oy ile iktidar olmanın altında yatan sosyolojik gerçekleri görmezden gelerek, ihtirasa kapılmak ve ağzından köpükler çıkarak muhalefete, muhalefet ederek de bir yere varılamaz...

Herkez aklını başına toplamak durumunda ve zorundadır, yoksa yarın sorulacak soruların cevabı da bulunamaz...

10 Ocak 2012 Salı

KOALİSYON ÇATIRDIYOR MU?




ANAP modelini yaşamış olan Türkiye, solun başaramadığını, sağ kanatta başarıp “koalisyon partileri” oluşturmayı becermişti.


Merkez sağ ile, din kökenli partilerin ve görüşlerin AKP içinde eritilmesi de (ya da buluşması) bu nedenle çok şaşırtıcı olmamıştı.

Tayyip Erdoğan’ın uzun soluklu siyasi deneyiminin kendisine kazandırdığı “karizmatik” liderlik özelliği de, AKP’nin ardı ardına girdiği seçimlerden partisine yara aldırmadan çıkmasına neden oldu.

Son genel seçimlerde %50 ye çok yaklaşan oranda oy alınarak iktidar olunmasının ardında yatan kimi gerçekleri, parti içindeki diğer “egemen” kanatların liderleri görmezden gelemezdi. Herşeyden önce:

·      Üçüncü kez ve oylarını arttırarak iktidar olmak beklenilen bir sonuç değildi.
·      Alınan sonuçta ana muhalefetin başarısızlığının payı çok büyüktü.
·      Bu oranda oy alabilmenin altındaki gerçeklerden birisi de, %10 barajının korumacı etkisiydi. Yani bu oy oranına darbe anayasası ile koyulmuş kurallar neden olmuştu.

AKP pek çok vaad ile yeniden iktidar olmuştu olmasına ama, bu sefer karşısında “iktidar olmayı” hedeflemiş bir ana muhalefet partisi vardı.


CHP ne denli, yeterli muhalafeti yapamıyor ve kendi iç sorunları ile uğraşmaktan kendisini alamıyorsa da, Deniz Baykal’dan bu yana ilk kez “iktidar olacağız” diyebiliyordu. Bu söylemin geliştiği ortam ise, şaşırtıcı biçimde, üçüncü kez iktidar olan AKP’nin bir koalisyon partisi olduğu gerçeğinin iyice su yüzüne çıktığı bir ortamdı. Çünkü dördüncü kez iktidar olmak hayal gibiydi ve Tayyip Erdoğan, “başkanlık sistemine” geçerek, “Devlet Başkanı” olmak, yani geçmiş 10 yılın diyetini ödetmek istiyordu.

Bu durumda satır aralarına iyi bakmak gerekiyor...


Başbakanın rahatsızlığı ve geçirdiği ameliyat sırasında Bülent Arıç, Bursa konuşmasında “kimseye biat etmediğini” söylemiş, “eğer biat kültürü olsaydı, o zaman Erbakan’a bait edeceğinin” altını çizmişti. AKP içindeki “fraksiyonlardan” birisinin su yüzüne çıkmasıydı bu.. Konuşmasının devamında toparlamayı denediyse de, ağzıdan çıkanı kulak çoktan duymuştu!

İçişleri Bakanının, sanatçıları, gazetecileri hedef gösterdiği ve teröristlikle suçladığı konuşmasının ardından, başbakanın hiç bir açıklama yapmamış olması ve bakanın görevden alınması için kamu oyundan yükselen seslere kulaklarını tıkaması da, AKP içinde bu bakanı savunanlarla iyi geçinmek zorunda olduğunu gösteriyor.. Başbakan, aynı tutumunu Uludere olayında sorumlu durumda olan MİT Müşteşarı ve Milli Savunma Bakanı için de uyguluyor, uygulamak bir yana, hükümette bir değişikliğin söz konusu olmayacağını da açıkça söylüyor. Çünkü bu hükümet bir koalisyon hükümetidir ve belli bir protokol ile kurulmuştur.

Bir başka mesele de Deniz Feneri davası ve Uludere soruşturması için “gizlilik” kararlarının alınmış olması...

Uludere’de öldürülen 35 kişinin hangi istihbarata dayanılarak öldürüldüğüne dair hiç bir açıklama yapamayan ve kamu oyundan yükselen eleştirilere yanıt veremeyen iktidar, hemen konunun değiştirilmesine yönelip, ardı ardına yeni tutuklamalara ve davaların açılmasına yol göstermiştir.

Eski genel kurmay başkanının birden bire savcılığa çağırılması ve ardından teröristlikle suçlanarak tutuklanması karşısında Başbakanın “mesai arkadaşımdı, tutuksuz yargılanması doğru olurdu” demesi, ipin ucunu kaçırdığının bir belgesi olarak önümüzde duruyor. Yani, yargı üzerindeki Fettullah Gülen  etkisinin varlığını onaylayan ve bunu engelleyemediğini üstü örütülü olarak açılamış oldu başbakan.

Bu olayın hemen üzerine, CHP genel başkanının mahkemeye verilebilmesi için dokunulmazlığının kaldırılmasının istenmesi de gündeme bir bomba gibi düşüverdi. Bu olay üzerine konuşan başbakanın “gereği olmuştur” gibisinden bir açılklama yapmış olması da artık kontrol edemediği bir sürecin içinde olduğumuzun işaretidir.

Türkiye’de, gerçekte bir koalisyon hükümeti olan AKP’nin iktidarında çatırdamalar işte bu tür seslerle duyulmaya başlandı. Günden güne, “Erdoğan’ın arzusu dışında” gerginleşen ortamda yeni bir Anayasa’nın yapılması olasılığı zayıfladığı gibi, AB ile olan ilişkilere de gölge düşmeye başladı, yani, AB liderleri ile samimi dostlukları olan Tayyip Erdoğan onların gözünde, günden güne  tek adam olma arzusundaki bir lider olma özelliğine sahip olmaya başladı.

Öte yandan, ABD’de yayımlanan bazı ulusal gazetelerde çıkan yazılarda da Erdoğan eleştirilmeye başlandı. ABD’nin dışpolitikasında sık sık başvurduğu, “köşe yazarlarına yazdırma” yöntemini kullandığı uyarı yazılarının nedeni ise Türkiye’nin İran ile olan ilişkileri. Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun “ne şiş yansın ne kabab” diplomasisi ister istemez, “Büyük Ortadoğu” hayalleri kuran ABD yönetimini rahatsız ediyor. Oysa Davutoğlu, bir yandan enerji alış verişinde bulunduğumuz, öte yandan Türkiye için iyi bir Pazar olan İran ile ilişkileri sürdürmek istiyor, ama buna karşılık da İran, Türkiye’deki hastahalerde çalıştırılmak üzere hemşireler gönderiyor. Bu ayrıntıları gözden kaçırdığımız zaman, büyük resmi görmekte zorlanıyoruz !

2013 yılından itibaren İlköğretimde Arapça derslerinin başlayağına ilişkin karar ise gözden kaçan bir diğer ayrıntı.

Eğer, insanlarımızın, komşularının dillerini bilmesi gertektiği düşüncesi hakim olsaydı, o zaman Bulgarca, Rusça, Elence gibi dillerin de okullarda okutulmasına  kimse karşı çıkmayacaktı. Ancak milyonlarca Kürdün yaşamakta olduğu Anadolu toprağında, Kürtçe için yıllardır koparılan kıyametler sonrası gelinen nokta ile, Arapça öğrenilmesi konusunun bu kadar sessiz sedasız yola koyulması elbette bu koalisyon hükümetinin içraatlarında belli bir uygulama planının da varlığını belgeliyor.

Ancak, Tayyip Erdoğan, ne denli basını, öğrencileri, siyasi partileri, düşünen aydınları susturmak isterse istesin, Türkiye konuşmaya ve tartışmaya devam ediyor...


8 Ocak 2012 Pazar

TÜRKİYE’NİN DEĞİŞİMİNİ ANLAMAK



Türkiye’de yaşananları anlayabilmek için adım adım bazı gerçeklerle yüzleşmemiz gerekiyor.

Yüzleşmek zorunda olduğumuz gerçekleri anlayıp, kavrayabildiğimiz kadar, değişime katkıda bulunabilir, yaşarken, gelecek nesillere daha iyi bir ülke bırakmak için çaba gösterebiliriz.

1960 darbesi yapıldığında, pek çok insan bu olayı alkışlamıştı, daha sonra 27 Mayıs “devrim” olarak nitelendi ve yıllar yılı bayram olarak kutlandı.

Okullarda “27 Mayıs Devrimi” olarak okutulan “resmi tarih”, farklı düşünen bir neslin oluşmasına neden oldu.



Burada almamız gereken ders, bana kalırsa “okullar” ve “resmi tarih” olarak ortaya çıkıyor. Yani öğretmekte olduğumuz dersler ne kadar doğru? Yetişen insanlarımız hangi düşüncelerle yetiştiriliyorlar?

Biz eğer, en azından üniversitelerimizi özerkleştirebilirsek ve onların “bağımsız” düşünce üreten kuruluşlar olmasını sağlarsak, değişimin daha uygar ve daha demokrtik olmasını sağlayabiliriz.

“Gerçeklerden” korkmak, “gerçek” karşısında korku üretmek, bizi geri götürmekten başka bir şeye yaramayacak, o zaman bunun önlemini almak gerekiyor.

Bugün Türkiye’de yaş ortalamasının 28 olduğunu göz önünde bulundurursak, “eğitim ve öğretimin” ne kadar önemli olduğunu ve yarının kurulmasındaki değerini daha iyi kavrayabiliriz.

1960 askeri darbesinin onca yıl alkışlanmış olmasının ardında yatan, Türkiye Cumhuriyeti’nin “asker” geleneğinden gelmiş insanlarca kurulmuş olmasıdır.

Bu darbe ile Türkiye’deki “askeri vesayet” iyiden iyiye yer etmiş ve elinde silah olan, kendi bankası, kendi ayrıcalıkları, kendi mahkemeleri vb. olan, TBMM tarafından denetlenemeyen, ayrıcalıklı bir sınıf ortaya çıkmıştır.

Bugün halâ varlığını sürdürmekte olan bu sınıf, Türkiye geneline göre en iyi maaşı alan, en ucuz koşullarda yaşayabilen ve pek çok ayrıcalıktan yararlanan ve bu ayrıcalıklarından hiç birisini de paylaşmayan bir yapı olmaya devam etmektedir.



Yani, Türkiye’de askerin yetki ve görevlerini yeniden yapılandırmak ve belirlemek, askerlere pek çok suç yönelterek ve onları tutuklayarak elde edilmek istenen “vesayetten kurtulma” çabası için yeterli değildir.

Çeşitli “üzerlerine atılmış suçlarla” yargılanmakta olan, her rütbedeki, emekli ya da muvazzaf subay, eninde sonunda bu suçlamalardan kurtulacaktır, çünkü hali hazırda değiştirilmemiş ve var olan T.C. Anayasası’na dayarak, onların T.C.’ni koruma ve kollama görevleri vardır. Bu görevin nasıl yorumlanacağı ise tarihte zaten yazılmıştır.



Görüldüğü gibi, eski genel kurmay başkanının tutuklanması üzerine sosyal medyada ciddi bir eleştiri fırtınası esmiş, yine Türk Bayrakları, Atatürk resimleri vb yayımlanarak bu suçlamalara karşı çıkılmıştır.

Burada üzerinde durulması gereken çok ince bir ayrıntı vardır, çünkü Türkiye’de, “Atatürkçü” deyimi etrafında buluşmuş, Türk Bayrağı’nı sembolleştirerek ve kendilerine mal ederek muhalefet eden ve askerden halâ medet ummakta olan muhalif bir kesim varlığını sürdürmektedir.

Bu kesimin temel özelliği, miting meydanlarında türkü söyleyerek protesto etmek ve sosyal medyada birbirlerini beğenerek söylemlerini yaygınlaştırmaktır.

Pek çok kere sosyal medyada yayımlanıp, paylaşılmış olan Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni paylaşanlardan pek çoğunun bu metni okumamış oldukları “tatsız” bir gerçektir. Çünkü Mustafa Kemal Türkiye’yi askerlere değil, “GENÇLERE” emanet etmiştir ve gençlerin büyük çoğunluğu henüz bunun farkına varmamışlardır...



Türkiye pek çok farklı etnik gurubun birlikte yaşamakta olduğu bir ülkedir ve bu geleneği de Osmanlı’dan beri sürüp gitmektedir.

Çoğunluğu Müslüman olan bu toplumsal yapı içinde, yine pek çok farklı mezhep de vardır. Bu özelliklerinden ötürü T.C. kurulurken “lâik” devlet yapısı benimsenmiş ve dinin egemenliğinin toplumsal yapıyı rahatsız etmemesi istenmiştir.

Ancak, Türkiye’de siyasal başarı elde edebilmek adına din pek çok kere kullanılmıştır, kullanılmaktadır, bu durum da Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ve yaşaması konusunda sıkıntılara neden olmaktadır.



Dini duyguların ve dinsel farklılıkların kaşınması sonuçta kimseye yarar getirmeyeceği gibi, toplumda yoğun bir ayrışmaya ve sevgisizliğe de yol açmakta ve sorun haline gelmektedir.

Oysa lâik düşünce yapısının her alanda yaygınlaştırılması, herkesi daha mutlu edecektir. Mustafa Kemal’in “kıyafet devrimi”, din anlamında tartışılmaya başlanırsa, bugün olduğu gibi içinden çıkılamayacaktır.

Mustafa Kemal’in görüş ve düşüncelerine “tabu ve değişmez” olarak bakmak, yine onun söylemiş olduğu çağdaşlığa aykırı değil midir?

Dünyada tek değişmeyenin “değişim” olduğunu anladığımız ve özgürce tartışabildiğimiz zaman, yani demokrasiyi ve özgürlüğü içselleştirdiğimiz zaman pek çok sorunu da çözebilecek duruma geleceğiz.

Anadolu, “göçebelikten” gelen ve bu özelliğini yitirmemiş insanların yaşamakta olduğu bir coğrafyadır, bu nedenle de “toplusal belleği” zayıftır. Dün olanları, bugün olanlarla bağlayıp, sonuçlar çıkartamayan bir yapısı vardır.

Günden güne gençleşen ve gençleşirken eğitim kalitesi iyice düşmüş olan bir toplusal yapıdan söz ediyorum.

Bu durumda dün Milli Selamet Partisi, Refah Partisi vb partilerin zamanındaki, o partilerin yandaşlarının giyim kuşamları ile, bugünkü türban meselesini karşılaştırıp, meseleyi sosyolojik olarak tartışmakta, anlamaya çalışmakta yarar vardır. Bazı konuların üzerine gittiğiniz zaman altından kalkılması güç, yepyeni sorunlara neden olursunuz, oysa bugün T.C. nin sorundan çok sorunsuzluğa gereksinmesi vardır. Türkiye’de erkeklerin bıyıkları, giyim kuşamları son 50 yılda kaç kere siyasi görüşleri doğrultusunda değişim göstermiştir? Yalnızca bu noktadan baktığımız zaman, türbanı tartışmanın anlamsızlığını daha iyi kavrayacağız.



Türkiye Kürt sorununu kaç yıldır yaşıyor?

Hangi nedenler bu sorunun ortaya çıkmasına neden oluyor?

Bugün Kürt halkının oylarını alıp meclise gelmiş olan bir parti halâ neden ötekileştiriliyor? Tahammül ve özgür düşünceye neden yer verilemiyor? Bu bağnazlığın ve gerçekler ile yüzleşememenin altında yatan nedir?

Uludere’de, üzerine bomba yağan ve 35 kişinin ölümü ile sonuçlanan olayda, daha çok üzerinde durulması gereken nokta, o insanları kaçakçılıkla geçiniyor olmalarıdır ve kaçakçılık yapmaya giderlerken “devletin” kolluk güçlerini haberdar etme alışkanlıklarının olmasıdır. İşin asıl gerçeği buradadır.



Sorun kürtçe kursları açarak, ya da TRT’ye Kürtçe televizyon kanalı ekleyerek çözülemez, sorun bir “yaşam savaşı” olarak durduğu yerde durmakta, yoksul insanlar, onları dinlemeyen ve oy almaktan oy almaya yanlarında olan iktidarlardan bıkmışlardır, tek bir sıkıntıları ve dertleri vardır, o da insan gibi yaşamaktır !

Bu insalar, hayvancılık konusunda geliştirilebilselerdi, oralarda hayvancılığın sanayiileri kurulabilinseydi, karlı dağlarına turizm götürülebilinseydi, o zaman dağa çıkacaklar mıydı? Dağdan gelen silahlı teröre insan kaynağı sağlayacaklar mıydı? Bunu çok iyi anlamak gerekiyor, bunu anlayamadığımız ve ıkına sıkına zorlanarak “açılımlar” üzerine tartıştığımız sürece, Kürt sorunu, kanın akmasına neden olacak.



  


İyileşen bir ekonomiden söz ediyoruz. Maliyeti ve riskleri yüksek bir ekonomik iyileşme var, bu bir gerçek, ama o iyileşmeden Doğu ve Güney Doğu Anadolu doğru biçimde payını alamıyor.

Bugün, saçma sapan hayallerle “yerli otomobil markası” peşinde koşulacağına hayvancılığın ve tarımın geliştirilmesi, turizm yatırımlarının Doğu ve Güney Doğu’ya kaydırılması gerekmektedir. Bu iş yapılırken, silahlı kuvvetlerin ve diğer kolluk kuvvetlerinin de bu yatırımları koruması, PKK ya yedirtmemesi gerekmektedir. O zaman sorun kendiliğinden hal olacaktır.

İstanbul’da ya da Adana’da, Mersin’de, Edirne’de sigara kaçakçılarını, uyuşturucu kaçakçılarını yakalamış olmak, bir başarı olmaktan, Uludere olayından sonra çıkmıştır, çünkü devlet kendi eliyle kaçakçılığa yol vermektedir, üstelik de beceriksizce bu işi yapıyor olması, iyiden iyiye umursamazlığın ve çözüme gitmeme arzusunun bir göstergesidir.

Bilişim ve bilgi çağında yaşamakta olduğumuzu, değişimin ister istemezliğini ve olmadık, saçma sapan konularla uğraşmaktansa, gerçekleri görüp, radikal değişime yol açmanın gerekli olduğunu anlamak ve uygulamak zorundayız. Bunu beceren iktidar, önümüzdeki onlarca yıl Türkiye’yi yönetebilecektir, yoksa kömür verip, elektiriği olmayana buzdolabı dağıtarak, rüşvetle oy toplayarak gelinmiş iktidarlar 10 yılda sürse, tarih tarafından aşağılanır. Hitlerin, Franco’nun hatta General De Gaulle’ün, Celal Bayar’ın bile karizmatik liderler oldukları biliniyor, ama ne çare !...

Türkiye bugün, yüzlerce gencini, seçilmiş milletvekillerini, askerlerini, gazetecilerini, yazarlarını, sanatçılarını hapiste tutmakta olan bir ülkedir !

Türkiye bugün, doğrudan hükümetin içinde olan içişleri bakanı tarafından, gazetecilerinin, sanatçılarının hedef gösterildiği ve bu bakanının halâ koltuğunda oturabildiği bir ülkedir !

Türkiye bugün, geçindiremediği, sosyal devlet ilkesini ulaştıramadığı insanlarının kaçakçılık yapmalarına göz yuman, bunu olağan kabul eden bir ülkedir !

Türkiye bugün, gazetecilerinin, üzerinden bir gün geçmiş olmasına karşın, bombalanarak öldürülmüş insanlarının haberini yapamayan bir medyası olan, yani basını baskı altında olan bir ülkedir !

Türkiye bugün, komşuları ile sıfır sorun siyaseti ile yola çıkmış ve herkesle sorunu olan, dış politikasında başarısız olmuş bir ülkedir !

Türkiye bugün, ana muhalefet partisinin halâ iç çekişmelerle uğraştığı ve doğru dürüst muhalefet yapamadığı bir ülkedir !

Türkiye bugün, halâ askeri darbelerin ürettiği anayasa ile yönetilmekte olan bir ülkedir !

Türkiye bugün, seçim yasasında %10 barajı olan, yani seçmenin oyuna saygı göstermeyen, parti içi demokrasinin yok sayıldığı ve %100 ön seçimlerin yapılmadığı, demokrasinin lâfta kaldığı bir ülkedir !

O zaman, hepimizin, “one minute” deyip, şapkamızı önümüze koyup, bir kere daha düşünmemiz gerekmektedir...

Eğer düşünmezsek, dünyadaki değişime baka kalırız ve Türkiye’deki değişimi göremeyip, birbirimizi yemeye devam ederiz...