Türkiye’de yaşananları anlayabilmek için adım adım bazı gerçeklerle yüzleşmemiz gerekiyor.
Yüzleşmek zorunda olduğumuz gerçekleri anlayıp, kavrayabildiğimiz kadar, değişime katkıda bulunabilir, yaşarken, gelecek nesillere daha iyi bir ülke bırakmak için çaba gösterebiliriz.
1960 darbesi yapıldığında, pek çok insan bu olayı alkışlamıştı, daha sonra 27 Mayıs “devrim” olarak nitelendi ve yıllar yılı bayram olarak kutlandı.
Okullarda “27 Mayıs Devrimi” olarak okutulan “resmi tarih”, farklı düşünen bir neslin oluşmasına neden oldu.
Burada almamız gereken ders, bana kalırsa “okullar” ve “resmi tarih” olarak ortaya çıkıyor. Yani öğretmekte olduğumuz dersler ne kadar doğru? Yetişen insanlarımız hangi düşüncelerle yetiştiriliyorlar?
Biz eğer, en azından üniversitelerimizi özerkleştirebilirsek ve onların “bağımsız” düşünce üreten kuruluşlar olmasını sağlarsak, değişimin daha uygar ve daha demokrtik olmasını sağlayabiliriz.
“Gerçeklerden” korkmak, “gerçek” karşısında korku üretmek, bizi geri götürmekten başka bir şeye yaramayacak, o zaman bunun önlemini almak gerekiyor.
Bugün Türkiye’de yaş ortalamasının 28 olduğunu göz önünde bulundurursak, “eğitim ve öğretimin” ne kadar önemli olduğunu ve yarının kurulmasındaki değerini daha iyi kavrayabiliriz.
1960 askeri darbesinin onca yıl alkışlanmış olmasının ardında yatan, Türkiye Cumhuriyeti’nin “asker” geleneğinden gelmiş insanlarca kurulmuş olmasıdır.
Bu darbe ile Türkiye’deki “askeri vesayet” iyiden iyiye yer etmiş ve elinde silah olan, kendi bankası, kendi ayrıcalıkları, kendi mahkemeleri vb. olan, TBMM tarafından denetlenemeyen, ayrıcalıklı bir sınıf ortaya çıkmıştır.
Bugün halâ varlığını sürdürmekte olan bu sınıf, Türkiye geneline göre en iyi maaşı alan, en ucuz koşullarda yaşayabilen ve pek çok ayrıcalıktan yararlanan ve bu ayrıcalıklarından hiç birisini de paylaşmayan bir yapı olmaya devam etmektedir.
Yani, Türkiye’de askerin yetki ve görevlerini yeniden yapılandırmak ve belirlemek, askerlere pek çok suç yönelterek ve onları tutuklayarak elde edilmek istenen “vesayetten kurtulma” çabası için yeterli değildir.
Çeşitli “üzerlerine atılmış suçlarla” yargılanmakta olan, her rütbedeki, emekli ya da muvazzaf subay, eninde sonunda bu suçlamalardan kurtulacaktır, çünkü hali hazırda değiştirilmemiş ve var olan T.C. Anayasası’na dayarak, onların T.C.’ni koruma ve kollama görevleri vardır. Bu görevin nasıl yorumlanacağı ise tarihte zaten yazılmıştır.
Görüldüğü gibi, eski genel kurmay başkanının tutuklanması üzerine sosyal medyada ciddi bir eleştiri fırtınası esmiş, yine Türk Bayrakları, Atatürk resimleri vb yayımlanarak bu suçlamalara karşı çıkılmıştır.
Burada üzerinde durulması gereken çok ince bir ayrıntı vardır, çünkü Türkiye’de, “Atatürkçü” deyimi etrafında buluşmuş, Türk Bayrağı’nı sembolleştirerek ve kendilerine mal ederek muhalefet eden ve askerden halâ medet ummakta olan muhalif bir kesim varlığını sürdürmektedir.
Bu kesimin temel özelliği, miting meydanlarında türkü söyleyerek protesto etmek ve sosyal medyada birbirlerini beğenerek söylemlerini yaygınlaştırmaktır.
Pek çok kere sosyal medyada yayımlanıp, paylaşılmış olan Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni paylaşanlardan pek çoğunun bu metni okumamış oldukları “tatsız” bir gerçektir. Çünkü Mustafa Kemal Türkiye’yi askerlere değil, “GENÇLERE” emanet etmiştir ve gençlerin büyük çoğunluğu henüz bunun farkına varmamışlardır...
Türkiye pek çok farklı etnik gurubun birlikte yaşamakta olduğu bir ülkedir ve bu geleneği de Osmanlı’dan beri sürüp gitmektedir.
Çoğunluğu Müslüman olan bu toplumsal yapı içinde, yine pek çok farklı mezhep de vardır. Bu özelliklerinden ötürü T.C. kurulurken “lâik” devlet yapısı benimsenmiş ve dinin egemenliğinin toplumsal yapıyı rahatsız etmemesi istenmiştir.
Ancak, Türkiye’de siyasal başarı elde edebilmek adına din pek çok kere kullanılmıştır, kullanılmaktadır, bu durum da Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ve yaşaması konusunda sıkıntılara neden olmaktadır.
Dini duyguların ve dinsel farklılıkların kaşınması sonuçta kimseye yarar getirmeyeceği gibi, toplumda yoğun bir ayrışmaya ve sevgisizliğe de yol açmakta ve sorun haline gelmektedir.
Oysa lâik düşünce yapısının her alanda yaygınlaştırılması, herkesi daha mutlu edecektir. Mustafa Kemal’in “kıyafet devrimi”, din anlamında tartışılmaya başlanırsa, bugün olduğu gibi içinden çıkılamayacaktır.
Mustafa Kemal’in görüş ve düşüncelerine “tabu ve değişmez” olarak bakmak, yine onun söylemiş olduğu çağdaşlığa aykırı değil midir?
Dünyada tek değişmeyenin “değişim” olduğunu anladığımız ve özgürce tartışabildiğimiz zaman, yani demokrasiyi ve özgürlüğü içselleştirdiğimiz zaman pek çok sorunu da çözebilecek duruma geleceğiz.
Anadolu, “göçebelikten” gelen ve bu özelliğini yitirmemiş insanların yaşamakta olduğu bir coğrafyadır, bu nedenle de “toplusal belleği” zayıftır. Dün olanları, bugün olanlarla bağlayıp, sonuçlar çıkartamayan bir yapısı vardır.
Günden güne gençleşen ve gençleşirken eğitim kalitesi iyice düşmüş olan bir toplusal yapıdan söz ediyorum.
Bu durumda dün Milli Selamet Partisi, Refah Partisi vb partilerin zamanındaki, o partilerin yandaşlarının giyim kuşamları ile, bugünkü türban meselesini karşılaştırıp, meseleyi sosyolojik olarak tartışmakta, anlamaya çalışmakta yarar vardır. Bazı konuların üzerine gittiğiniz zaman altından kalkılması güç, yepyeni sorunlara neden olursunuz, oysa bugün T.C. nin sorundan çok sorunsuzluğa gereksinmesi vardır. Türkiye’de erkeklerin bıyıkları, giyim kuşamları son 50 yılda kaç kere siyasi görüşleri doğrultusunda değişim göstermiştir? Yalnızca bu noktadan baktığımız zaman, türbanı tartışmanın anlamsızlığını daha iyi kavrayacağız.
Türkiye Kürt sorununu kaç yıldır yaşıyor?
Hangi nedenler bu sorunun ortaya çıkmasına neden oluyor?
Bugün Kürt halkının oylarını alıp meclise gelmiş olan bir parti halâ neden ötekileştiriliyor? Tahammül ve özgür düşünceye neden yer verilemiyor? Bu bağnazlığın ve gerçekler ile yüzleşememenin altında yatan nedir?
Uludere’de, üzerine bomba yağan ve 35 kişinin ölümü ile sonuçlanan olayda, daha çok üzerinde durulması gereken nokta, o insanları kaçakçılıkla geçiniyor olmalarıdır ve kaçakçılık yapmaya giderlerken “devletin” kolluk güçlerini haberdar etme alışkanlıklarının olmasıdır. İşin asıl gerçeği buradadır.
Sorun kürtçe kursları açarak, ya da TRT’ye Kürtçe televizyon kanalı ekleyerek çözülemez, sorun bir “yaşam savaşı” olarak durduğu yerde durmakta, yoksul insanlar, onları dinlemeyen ve oy almaktan oy almaya yanlarında olan iktidarlardan bıkmışlardır, tek bir sıkıntıları ve dertleri vardır, o da insan gibi yaşamaktır !
Bu insalar, hayvancılık konusunda geliştirilebilselerdi, oralarda hayvancılığın sanayiileri kurulabilinseydi, karlı dağlarına turizm götürülebilinseydi, o zaman dağa çıkacaklar mıydı? Dağdan gelen silahlı teröre insan kaynağı sağlayacaklar mıydı? Bunu çok iyi anlamak gerekiyor, bunu anlayamadığımız ve ıkına sıkına zorlanarak “açılımlar” üzerine tartıştığımız sürece, Kürt sorunu, kanın akmasına neden olacak.
İyileşen bir ekonomiden söz ediyoruz. Maliyeti ve riskleri yüksek bir ekonomik iyileşme var, bu bir gerçek, ama o iyileşmeden Doğu ve Güney Doğu Anadolu doğru biçimde payını alamıyor.
Bugün, saçma sapan hayallerle “yerli otomobil markası” peşinde koşulacağına hayvancılığın ve tarımın geliştirilmesi, turizm yatırımlarının Doğu ve Güney Doğu’ya kaydırılması gerekmektedir. Bu iş yapılırken, silahlı kuvvetlerin ve diğer kolluk kuvvetlerinin de bu yatırımları koruması, PKK ya yedirtmemesi gerekmektedir. O zaman sorun kendiliğinden hal olacaktır.
İstanbul’da ya da Adana’da, Mersin’de, Edirne’de sigara kaçakçılarını, uyuşturucu kaçakçılarını yakalamış olmak, bir başarı olmaktan, Uludere olayından sonra çıkmıştır, çünkü devlet kendi eliyle kaçakçılığa yol vermektedir, üstelik de beceriksizce bu işi yapıyor olması, iyiden iyiye umursamazlığın ve çözüme gitmeme arzusunun bir göstergesidir.
Bilişim ve bilgi çağında yaşamakta olduğumuzu, değişimin ister istemezliğini ve olmadık, saçma sapan konularla uğraşmaktansa, gerçekleri görüp, radikal değişime yol açmanın gerekli olduğunu anlamak ve uygulamak zorundayız. Bunu beceren iktidar, önümüzdeki onlarca yıl Türkiye’yi yönetebilecektir, yoksa kömür verip, elektiriği olmayana buzdolabı dağıtarak, rüşvetle oy toplayarak gelinmiş iktidarlar 10 yılda sürse, tarih tarafından aşağılanır. Hitlerin, Franco’nun hatta General De Gaulle’ün, Celal Bayar’ın bile karizmatik liderler oldukları biliniyor, ama ne çare !...
Türkiye bugün, yüzlerce gencini, seçilmiş milletvekillerini, askerlerini, gazetecilerini, yazarlarını, sanatçılarını hapiste tutmakta olan bir ülkedir !
Türkiye bugün, doğrudan hükümetin içinde olan içişleri bakanı tarafından, gazetecilerinin, sanatçılarının hedef gösterildiği ve bu bakanının halâ koltuğunda oturabildiği bir ülkedir !
Türkiye bugün, geçindiremediği, sosyal devlet ilkesini ulaştıramadığı insanlarının kaçakçılık yapmalarına göz yuman, bunu olağan kabul eden bir ülkedir !
Türkiye bugün, gazetecilerinin, üzerinden bir gün geçmiş olmasına karşın, bombalanarak öldürülmüş insanlarının haberini yapamayan bir medyası olan, yani basını baskı altında olan bir ülkedir !
Türkiye bugün, komşuları ile sıfır sorun siyaseti ile yola çıkmış ve herkesle sorunu olan, dış politikasında başarısız olmuş bir ülkedir !
Türkiye bugün, ana muhalefet partisinin halâ iç çekişmelerle uğraştığı ve doğru dürüst muhalefet yapamadığı bir ülkedir !
Türkiye bugün, halâ askeri darbelerin ürettiği anayasa ile yönetilmekte olan bir ülkedir !
Türkiye bugün, seçim yasasında %10 barajı olan, yani seçmenin oyuna saygı göstermeyen, parti içi demokrasinin yok sayıldığı ve %100 ön seçimlerin yapılmadığı, demokrasinin lâfta kaldığı bir ülkedir !
O zaman, hepimizin, “one minute” deyip, şapkamızı önümüze koyup, bir kere daha düşünmemiz gerekmektedir...
Eğer düşünmezsek, dünyadaki değişime baka kalırız ve Türkiye’deki değişimi göremeyip, birbirimizi yemeye devam ederiz...