22 Ağustos 2011 Pazartesi

CACIK NASIL YENİLİR ?




PKK ya karşı yürütülen sınır ötesi harekâtta dörtyüz PKK lının öldürüldüğü açıklandı !

Can Yücel’in, Datça’daki mezarı, gazetelerde çıkan, şaraplı anma haberleri sonrasında “balyoz” ile paramparça edildi !

Açlık ve yoksullukla boğuşan Somali’de yıllardır süren bu duruma, Birleşmiş Milletler yardım kuruluşları yoğun biçimde yardım ulaştırırken, daha pek çok uluslararası yardım kuruluşu da, YILLARDIR yardım ulaştırmayı sürdürüyor. Türkiye’nin birdenbire aklına düşen Somali’ye, yanına artistleri de alıp giden başbakan Türkiye’nin yardım elini uzattı ! Ekipte yer alan ses sanatçısı Ajda Pekkan, Somalili çocuklara çiklet dağıttı ! Somali’de evlerine dönmek isteyenleri engellediği düşünülen haydutlar, polis gücü tarafından, yargılanmadan, bulundukları yerde idam ediliyorlar !

Suriye Devlet Başkanı B. Esat’ı ABD, dolayısıyla da Türkiye gözden çıkarttı !

Libya’lı muhalifler Trablus’a girdiler, Kaddafi’nin nerede olduğu belli değil !

İngiltere’de bir gencin polis tarafından öldürülmesi, ülkeyi yangın yerine çevirdi ve insan haklarına bu kadar bağlı olan AB ülkesi, Büyük Britanya’da isyancılara karşı sert tavır takınıldı !

ABD güçleri Afganistan’da ağır kayıplar verdiler !

BDP li, yemin etmemiş milletvekilleri, PKK saldırıları ile ilişkilendirilmekten rahatsız olduklarını açıkladılar !

Abdullah Öcalan ile devletin yapmakta olduğu ikili görüşmelerin içeriklerinin açıklanmasını tüm muhalefet partileri istiyorlar !

Gazetecilerin, seçilmiş ve yemin etmiş milletvekillerinin tutukluluk halleri devam ediyor !

80 ihtilalinin baş sorumlusu Kenan Evren hakkında halâ bir iddaname hazırlanmamış olması kamu vicdanını rahatsız ediyor ve buna benzer pek çok davranıştan ötürü, hukuka olan güven günden güne azalmayı sürdürüyor !

*  *  *

Bunca patırdı arasında oturup ne yazacağımı bilemedim doğrusu, o yüzden de cacık yemenin incelikleri üzerine yazayım dedim, çünkü geçenlerde İstanbul Nişantaşı’nda, 2000 li yıllardan beri var olan, ama son zamanlarda pek bir ünlenen KANTİN lokantasına gittim ve cacık istedim. Cacığımın üzerine dereotu isteyince, garson bana “olmaz” dedi ! Neden ? Diye sorunca “bizde cacık böyle” cevabını aldım, o zaman cacığıma sızma zeytin yağı istediğimi ve ayrıca bir porsiyon da dereotu istediğimi söyleyince, “zeytin yağını masaya getiriyoruz, idare ederiz, ama dereotu olmaz!” deyiverdi.



Cacık deyip geçmeyin, ayrandan farkının “hıyar” olmadığını anlatacak değilim. “Git şefine söyle, müşteri dereotu istiyor” de, dedim. “Söyleyemem” dedi !

Şimdi, önce siz söyleyin,  bir cacığı istediğim gibi içemeyeceğim lokantaya ben bir daha gider miyim? Kimbilir başka yemeklerde başıma neler gelecek ! Böreğin yanına hoşaf isteyeceğim, “yooook” diyecekler, “hoşafı böreğin yanına vermeyiz”!

O nedenle işte, ben KANTİN lokantasında yemek yememeye karar verdim.

Hani garson yanıma gelip: “beyefendi, biz size halis Silivri yoğurdundan özel bir cacık ikram ediyoruz, hele bir tadın, eğer beğenmezseniz, o zaman istediklerinizi getireyim, oysa biz yoğurdun tadını değiştirmeden size sunmak istiyoruz” falan diye, bakkalın yoğurdunu kakalamaya çalışsa, müşteri olarak kandırılmaya razı olacağım ! Ama nerede o nezaket ve zekâ parıltısı ?

Efendim, cacık dediğimiz, öyle enti püften bir serinletici ya da uyduruk bir salata değildir. Pek çok yapılma biçimi olduğu gibi, farklı tatma biçimleri de vardır.

Saf süzme yoğurttan, hiç su katılmadan yapılan “Grek tarzı” cacığın olmazsa olmazı sızma zeytinyağıdır. Diğer yoğurtlar ile yapılanlara ise kuru nane serpilebilir, taze nane doğranabilir, hatta marulun göbeği incecik kıyılarak, cacık zenginleştirilebilinir. Klâsik cacığın olmazsa olmazlarından birisi de, elbette ince kıyılmış dereotudur. Şimdilerde kullanılan sanayii yoğurtları ile yapılan cacığa, zeytin yağıdan başka, birkaç damla sirke de yakışır !



Demem o ki, “ben yaptım oldu! Bu böyledir” mantığı ile, ne devlet yönetilir ne de cacık yenilir !

10 Ağustos 2011 Çarşamba

SÜTYEN MESELEMİZ



Memlekette seçilmiş milletvekilleri “tutuklu”, mazbatalarını almış oldukları halde yasama görevlerini yerine getiremiyorlar. Kesinleşmiş bir suçları yok, tutukluluk halleri yılı geçmiş, millet güvenip oy vermiş, seçmiş, ama hakimler güvenip tutuksuz yargılanmanın yolunu açmıyor...

Halâ yemin etmemiş olan BDP’li milletvekilleri parti gurup toplantılarını Diyarbakır’da yapmayı sürdürüyorlar.

Bir gurup Kürt kökenli Türk Vatandaşı, özerklikle ilgili bildiri yayımlıyor, yıllarını yurt dışında geçirmiş Kürt aydını, yazarı, şairi yurduna dönüp “ federasyonun” en akıllı çözüm olduğunu söylüyor.

Kuzey Kıbrıs’ta kazan kaynıyor, Güney Kıbrıs AB’nin dönem başkanlığına hazırlanıyor, komşuları ile “sıfır sorun” işini becerememiş olan T.C. Dışişleri Bakanlığı, AB ile ilişkilerimizi donduracağız diyor, herkes dönüp yeni kurulan AB Bakanlığı’na bakıyor..

PKK’nın saldırıları durmuyor.. Hergün iki taraftan da ölüm haberleri sürekli geliyor, kanıksanma yolunda yeniden hızla ilerleniyor.

Her iki seçmenden birisinin oyunu alabilmeyi başarmış olan iktidarın, bu konularda sabrı tükenmiyor...

Suriye’de olup bitenler ABD’nin canını sıkıyor, ama Kaddafi’yi al aşağı edemeyen, Afganistan’da ciddi kayıplar verip, işi başaramayan, Irak’ta çuvallayan ABD, şimdi bu “fena ekonomik göstergeler” varken bir de Suriye’ye saldırmak istemiyor, çünkü bu saldırı işi hayli pahalı. Bu yüzden de işi bizimkilere ihale edip “Bu iş bizim iç işimizdir, sabrımız taşıyor” gibilerinden altı boş demeçlerle gülünç olmamıza neden oluyor.

Bu durumda oturup, hangi konuda ne yazacağım, eleştirsen de yararı yok, çünkü kimse ne dediğini bilmiyor.. İyisi mi dedim, şu eski mesleğimden söz edeyim ve sütyen meselemizi yazayım.

Tatil nedeni ile Bodrum’a geldim. İnsanların sokakta sigara içtikleri için saldırıya uğramadıkları, şortla minibüse bindikleri için yumruk yemedikleri tatil beldemizde, kadınlarımız bikinileri, trasparan buluzlarından görülen sütyenleri ile rahatça dolaşıp gezebiliyorlar. Elbette buraya “şimdilik” diye bir not koymakta yarar var, çünkü üçüncü dönem iktidarın daha ilk ayında, sopa yiyen sporcu kızımız, Erzurum’da, sokakta sigara içmek yüzünden tartaklanan genç kadın çoktan manşetlerde haber oldular. Onların yanı sıra, suskun durup, ses etmeyen, etliye sütlüye buluşmamayı yeğleyen halkımız da haber olmadı değil..

Efendim, 1982 yılında başladığım kadın içgiyimi işine giriştiğimde, kadınlarımızın sütyen giyinmeyi bilmediklerini farketmiştim.

O zamanlar daha bu içi dolgulu (kabuklu) sütyenler yoktu. Kadınlarımız kendilerine bir beden küçük sütyen aldıklarında, daha zayıf olduklarını sanırlar ve sütyen bonelerinin içinden fışkıran memeleri ile, karşıdan bakıldığında 4 memeliymiş gibi dururlardı. Bu da yetmiyormuş gibi sağ ve sol yanlarından etleri fışkırır ve fena bir görüntü verirlerdi. İşte bu yüzden gündelik gazetelerden başlayıp, haftalık dergilere, aylık kadın dergilerine kadar sütyenin nasıl seçilmesi, nasıl giyilmesi konusunda konuşmaya, anlatmaya başladım. Baktım ki o da yetmedi, oturdum THE SÜTYEN diye bir kitap yazdım ve her yıl içgiyim mağazalarında, büyük mağazaların içgiyim bölümlerinde çalışmakta olan arkadaşlarımızı toplayıp, iki üç gün süren seminerler verdim. Kadınlarımıza da, sütyenlerini alırken, bu yetiştirilmiş uzman arkadaşlarımıza başvurmalarını önerdim. Bütün bu çalışmalardan sonra, sütyen satış istatistiklerimiz Türkiye’de doğru sütyen kullanımının arttığını göstermeye başladı bize, eğitimin yararını görmeye başlamıştık.     

1996 yılı sonunda mesleği bıraktım.

Sütyen işindeki icadlar artmaya başladı bu yıllar içinde ve günümüzde meme ucunun görünmesini engelleyen hazır boneli (kabuklu) sütyenler, özellikle muhafazakar toplumlarda rağbet görmeye başladı, bu tür ürünler, kadının memesi, sütyen bonesi içinde dolaşıp gezse de dışardan eşitlenmiş bir görüntü de vermekte olduğu için en çok sevilen sütyenler oldular, hatta pek çok üretici klâsikleri üretmekten vazgeçtiler bile.

Gelin görün ki. Nereden baksanız 10 yılımı alan “giyinmeyi öğretme” çabam boşuna gitti ve yine bütün kadınlar yanlış sütyenler giyinmeye başladılar..

Anlaşılan bizim topplumumuzda “öğrendiği anlayıp, içselleştirmek” gibi bir davranış olmadığı gibi, öğrendiğini aktarmak, yeni nesillerle paylaşmak gibi bir davranış biçimi de yok, bu yüzden de, ne öğreniyoruz, ne öğretiyoruz. Geldiğimiz yer ise gözler önünde...

Sütyen gibi, çoğumuzun düşünüp ciddiye almadığı bir mesele, bize nasıl yanlış giyinen bir kadınlar ordusu sunuyorsa, memleket gibi ciddiye alıp düşünmediğimiz meselemiz de bize, yanlış yönetilen ve günden güne sömürgeleşen bir Türkiye sunuyor...