20 Nisan 2011 Çarşamba

DUT YEMİŞ BÜLBÜL





HİTLER ALMANYASINDA SS'LER GENÇLER ARASINDAN SEÇİLİP YETİŞİTİLİYORDU




İbrahim Tatlıses vurulduğunda devletin tüm erkânı hemen geçmiş olsun mesajları yayımlamıştı. Başbakanından, bakanlarına kadar herkes gelip ziyaret etti sanatçıyı. Hatta milletvekilliği sözü bile verildi. Hoş bu söz tutulmadı, çünkü onlar sözlerini tutmamakta ustadırlar. Yok efendim falanca mafya davasında adı varmış Tatlıses’in o yüzden aday gösterilememişmiş. Eeee, ziyarete gelmeden önce bilmiyor muydunuz, sağır sultanın bildiklerini? Tabii bu tür sorulara cevap yok, ses çıkmıyor:”Tıssss”

Bedri Baykam, Türkiye’nin gözbebeği sanatçılarından birisi. Ülkesini dünyada tanıtabilmek için canını dişine takmış uğraşan bir ressam, yazar. Ülkesinde sanat adına pek çok ilki gerçekleştirmiş bir önemli isim. Siyasette hatırı sayılır söylemleri ile önce çıkmış bir gazeteci. Sokağın ortasında bıçaklandı, avaz avaza hastahaneye yetiştirecek bir yurttaş aradı, herkes kaçtı, herkes arabasını kilitledi.. Sonunda bir taksi ile kendisini hastahaneye atabildi. Devlet erkanından ses seda yok, başbakan :”Tısss”

BEDRİ BAYKAM

Yüksek Seçim Kurulu, başbakana fena halde bir gol attı. “Eğer hukuk sistemi ile uğraşırsan, biz de seninle uğraşırız ve canını acıtırız” dercesine bir karar aldı ve Kürt kökenli bağımsız milletvekili adaylarından pek çoğunun adaylığını veto etti.

Bu vetonun ardından Türkiye’de olup bitecekleri YSK gibi bir kurumun başında olanların bilemiyor olmalarını elbette düşünmek bile istemiyorum.

Bu sonuçların en çok kime zarar vereceği, kimi sıkıntıya sokacağı da aşikâr, işte bütün bu olaylar olup biterken, BDP ve CHP TBMM’nin hemen toplanıp sorunu çözmesini istediler, başbakandan yine ses seda yok. Sokaklar birbirine girmiş, insanlar sorunlarının çözümünü istiyor ama başbakan çıkıp birşey diyemiyor.

Üniversite giriş sınavlarında ki şifreli kopye iddalarının sonrasında yapılan açıklamalardan “tatmin” olduğunu söyleyen T.C. Başbakanı, sokaklara dökülüp haklarını isteyen öğrencilere ne dedi buyurursunuz? “Eğer sokağa çıkmaya devam ederseniz, karşınıza 5 bin – 10 bin genç de biz çıkartırız” demedi mi? Ben bu cümleden bir tek şey anlıyorum, o da faşizmin SS’leri hazırda bekliyorlar!

Yani başbakan son günlerde iki kere konuştu, ikisinde de koca koca yanlışlar yaptı, gerçek yüzünü telâşından deşifre etti, besbelli ki yakınlarında olan bir aklıevvel ona “dut yemiş bülbülü” anımsattı ki artık konuşmuyor...

RECEP TAYYİP ERDOĞAN


18 Nisan 2011 Pazartesi

SANATIN GERİLLASI BIÇAKLANDI



Bedri Baykam’ı daha altı yaşındayken açmış olduğu sergisinden beri tanırım, bilirim.

Bedri Baykam Türkiye’de sanatın gerillasıdır.

Gerek resimleri, gerek romanları ve diğer kitapları ile toplumu aydınlatmak, uyandırmak ve diri tutmak için elinden geleni ardına koymayan bir sanatçıdır.

Bedri Baykam, mağdur olan her sanatçının yanında olmuştur. Her sergide vardır, gider, destekler, yüreklendirir sanatçıları.

Bedri ile bundan kısa bir süre önce konuşurken, sürekli tehdit altında olduğunu, bu yüzden de silah taşımak zorunda olduğunu söylemişti. Ve sonunda olan oldu işte. Ama beklemediği bir anda, beklemediği bir şekilde bıçaklandı.

Olan yalnızca Bedri’nin bıçaklanması değildir !

Bedri, başbakanın “ucube” diye nitelediği bir sanat ürününün yıkılmasına karşı yapılan bir toplantıdan sonra bıçaklanmıştır. Bunun üzerinde ciddi olarak durmak ve  çok düşünmek gerekir.

Bedri, İstanbul’un orta yerinde, güpegündüz bıçaklanmış, yanında, etrafında bulunan “hemşehrileri” onu arabalarına alıp, hastahaneye yetiştirmek yerine, kaçıp gitmeyi yeğlemişlerdir. Umursamamışlardır !

Belki de iyileştikten sonra, o görüntüleri seyerederken, Bedri’yi en çok yaralayacak olan da bu olacaktır. Uğruna zamanını ve enerjisini harcamakta olduğu insanlarının korkaklığından ve umursamazlığından utanacaktır.

Her zaman altını çizmiş olduğum “göçebe toplumların umursamazlığı” bu olayda da görülmüştür. Ne yazık ki toplumumuzu saran umursamazlık ve korku bugünkü iktidarın sorumsuzluklarının sonucudur.

Bundan üç yıl kadar önce, sokağın ortasında bıçaklanarak kaçırılmıştım. Beş bıçak darbesi almıştım ve kan kaybetmeye başlayınca, kaçırılanlar tarafından çağırılan (öleceğimden korktukları için) bir ambülansa koyulmuştum. İnanmayacaksınız ama, Ambülans, olay “kriminal” olduğu gerekçesi ile beni almak istememiş ve izin için merkezini aramıştı, daha sonra Okmeydanı Araştırma Hastahanesine yetiştirilmiştim ve ölümden böylece kurtulmuştum.

Bu kaçırılma ve bıçaklanma olayı sonrasında, gerek suçlular, gerekse azmettirenler hemen yakalanmışlardı.

Azmettirenler bir iki gün içinde, suçu fiilen işleyenler ise 2 ay sonra, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmışlar, benim savcılıktan talep ettiğim koruma da verilmemişti/verilmedi.

Mahkeme 2 yıl sürdü. Azmettirenler 4’er yıl, fillen suçu işleyenler de 8’er yıl hapise mahkum oldular. Elbette temyiz ettiler ve halen dava Yargıtay’dan dönmedi. Yani suçlu oldukları yargı tarafından kesinleşmiş olanlar halen ortalıkta dolaşabiliyorlar.

Bunu neden anlatıyorum?

Çünkü Bedri Baykam’ı ve asistanını bıçaklayan da, aynı şekilde birkaç gün sonra serbest kalacaktır ve bilemediniz, en çok 8 yıl hapisle cezalandırılacak ve infaz yasasının olanaklarından yararlanıp bir iki yıl yattıktan sonra, yine serseri bir mayın gibi toplum yaşantımızın içine katılacaktır.

Ama Balbay’lar, delilleri karartırlar korkusuyla yıllardır tutuklular !...

12 Haziran 2011 seçimleri çok yakında. Türkiye artık gerçekleri görebilmelidir. Tek sözcükle, “uygunsuz” insanlara oy vermemeyi yeğlemelidir.

Sekiz yıldır süren iktidar, Türkiye’yi gerçek bir uçurumun eşiğine süreklemiştir, bugün şehirlerde yaşamak hemen hemen olanaksızlaşmıştır. Kaçırılan ve öldürülen çocuklar, parça parça kesilen kadınlar ve sokak ortasında bıçaklanan snatçılar, ilericiler.. İşte sosyal yaşantımızın resimi budur.

Bedir Baykam, yaşamının son günlerinde kendisini savunmak zorunda bırakılan Türkân Saylan’ın resmini yapıyordu, fotograf bu resimi yaparken çekildi!

15 Nisan 2011 Cuma

FRANSA DA FAHİŞEYE GİDEN ERKEK CEZALANDIRILACAK !..




Fransa'da fahişelik mesleğini sürekli göz altında tutan meclis gurubunun yeni önerisi patırdı çıkartmaya devam ediyor. 

Öneriye göre, sokakta fahişelik yapanlarla buluşan erkeklerin 3000 Euro para cezası ve 6 aya kadar hapis ile cezalandırılması öngörülüyor..

Dünyanın en eski mesleğini icra eden, sendikalı fahişelerin tepkisini çeken önerinin, özellikle başka ülkelerden gelen fahişelerin engellenmesini, bu mesleğin cazibesini ortadan kaldırmaya yönelik olduğunu açıklayan yetkililer, bu tür uygulamaların başka Avrupa ülkelerinde de olduğunu söylüyorlar. 

Bu türden bir uygulama 1999 yılından bu yana İsveç'te sürüyor. 

Almaya'da fahişelik herhangi diğer bir meslek gibi algılanıyor ve fahişeler her türlü sosyal haktan yararlandıkları gibi, emekli de olabiliyorlar, 

İspanya'da ise fahişeler sokaklarda çalışabildikleri gibi, özel karhanelerde de çalışabiliyorlar. 

Fransa'da "organize" olmadığı sürece fahişeliği engelleyen herhangi bir yasa yok, ancak organize fahişelik yasak. Yeni öngörülen yasakların, fahişeliği sokaktan kaldırmayı amaçlarken, organize olmasına neden olacak olması da bir çelişki olarak gösteriliyor.



Özellikle Bulgaristan, Balkan ülkeleri, Çin ve Afrika'dan fahişelerin yoğunlukta olduğu Fransa'da, Paris'in ünlü Saint Denis sokağında çalışmakta olan fahişeler, yeni tartışılan yasa için çok kızgınlar. Sokakta çalışan fahişlerin, Paris'teki en önde gelen merkezi olan bu sokakta konuşan fahişeler: "düşünsenize, bize gelen erkeklerin evine bir gün mahkemeden bir yazı geliyor ve fahişe ile seviştiği için mahkemeye davet ediliyor, oysa bizim müşterilerimizin %90'ını evli erkekler oluşturuyor, çünkü biz onlara evlerinde bulamadıkları servisi veriyoruz,  bu yasa çıkarsa boşanmalarda patlama yaşanabilir" diyorlar.

Fransa'da 20bin dolayındaki fahişenin 4-10 bin arasındaki bir kısmının 18 yaş altı olduğunu ve bunun engellenmesi için uğraşıldığını anlatan ilgililer: "Fransa'ya okumaya gelen pek çok öğrenci, aylık 3-5 bin euro kazanabildikleri bu mesleği yaparak, kolay para kazanmanın yolunu seçiyorlar, bunun engellenmesi için uğraşıyoruz" diyorlar.

Fransa'da gençlere fahişeliği öğreten, bu mesleğin inceliklerinde  söz eden kitaplar da yayımlanıyor.


11 Nisan 2011 Pazartesi

BEN YALAN SEVERİM, SÖYLE...



Milletvekili adaylarının partilerce belirlenmesinden sonra, AKP Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, o uzun ve sıkıcı televizyon konuşmalarından birisini daha yaptı.

O konuşmayı dinlerken aldığım notları irdelemek istiyorum. Ama önce 1995 yılında yaşamış olduğum bir olayı anlatacağım.

O zamanlar İsviçre’nin milli havayolu olan Swissair, yeni MD 11 uçaklarını almış ve turizm yazarlarını konuk ediyordu. O neden ile İstanbul -  Cenevre  – Libreville uçuşuna davet edilmiştim.

Libreviile, Batı Afrika’daki Gabon’un başkenti ve ilk kez gidiyordum.

O yıllarda henüz “Mason”luktan istifa etmemiştim ve gideceğim yeni ülkelerin büyük localarını arayıp yeni insanlar tanımayı adet edinmiştim.

Libreville’de de ülkenin büyük locasının başkanını aramak için adını otelin resepsiyonistine vermiş ve telefonunu bana bulmasını istemiştim. Gabon Büyük Locası’nın pek sayın büyük üstadının adı Ömer El Hacı Bongo’ydu. Yani geçtiğimiz yıllarda yitirdiğimiz, Gabon Devlet Başkanı ! Büyük sekreter de devletin en üst yönetimindekilerden birisi idi, (o halen hayatta olduğu için adını yazmayacağım).



İnanmayacaksınız ama, Gabon devlet yönetimi, aramızdaki “kardeşlik” bağından ötürü, bizi gerçekten çok iyi ağırlamışlardı.

Demem o ki, bazı devletlerde “masonların” üst yönetimde olmaları pek öyle yadırganmaz.

Şimdi, Recep beyin konuşmasını dinleyince düşünmeye başladım, acaba, Türkiye’de yeni bir “masonik obediyans” mı kuruluyor?

Çünkü Reecep beyin, Türkiye’deki “Hür ve Kabul Edilmiş Mason Locası” tarafından “tekris” edilmediğini biliyorum, en azından böyle bir istediği olmadığından haberdarım.

Ancak Recep bey, konuşmasının her satır başında “Çıraklık bitti, kalfalık bitiyor şimdi ustalık dönemimiz” deyip duruyor. Bu sıralama kadar “masonik” başka sıralama var mıdır? Bir de, AKP içindeki ilişkilerin “kardeşlik” ilişkisi olduğunu söylüyor her seferinde. Masonlar birbirlerine “kardeşim” demezler mi? Bu işte bir iş var  ama, sonu hayırlı olsun... Fransa’da pek çok farklı masonik obediyans vardır, Türkiye’de de iki tane var, bu da üçüncüsü besbelli !.

Şimdi gelelim Recep beyin dediklerine.

Diyor ki, “bizim iktidarımızda demokrasi gelişmiştir, ilerlemiştir, ileri demokrasiye adım atılmıştır”.

Peki hangi gerçek demokraside bu kadar çok gazeteci hapistedir? Neden o zaman AB ve ABD sürekli demokrasimizden endişe duyduklarını söylemektedirler? Neden AİHM de pek çok dava açılmakta ve çoğunda Türkiye mahkum olmaktadır? Ayrıca hangi demokraside insanlar telefonla konuşmaktan korkar olmuşlardır? İletişimin amansızca gözaltında olduğu demokrasi hangi ileri demokrasidir?

Recep beye göre öyle olabilir ve onun bu dediklerine, geri bıraktığı, eğitimsizleştirdiği, rüşvete boğduğu insanlar inanıyor olabilir, ama malum lâkırdı vardır “mum yatsıya kadar yanar !”

Recep bey ekonominin çok iyi olduğunu söylüyor da, devleşen cari açıktan hiç mi hiç söz etmiyor, Türkiye’ye gelen sıcak paranın, anında kaçabileceğini de kimseye söylemiyor, yatırıma dönüşen sermayenin geliştiği söylenen ekonomimizdeki payından da söz eden yok.. Peki bu gerçekler ortaya çıktıkça nereye kaçacak Recep bey? Yada yüzü hiç mi kızarmayacak?

Recep bey konuşmasında, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’ndan kopye çektiği, Doğu’dan Batı’ya, Kuzey’den Güney’e tüm Türkiye’yi kucakladığını söylüyor, oysa biz biliyoruz ki, Kürtleri temsil eden partililer ile TBMM’inde konuşmayı kabul etmeyen Recep beyin ta kendisidir. Bu ne biçim bir kucaklaşmadır? Bu nasıl göz göre göre yalan söylemektir? Akıl sır ermiyor, bizi nasıl oluyor da Recep bey böyle ulu orta aptal yerine koyabiliyor?

TBMM’indeki milletvekilleri seçim yoluyla gelmediler mi oraya, halkı temsil etmiyorlar mı? Yoksa Recep beyin söylediği Kuzey, Güney, Doğu ve Batı’dan başka bir bilmediğimiz yön daha var da, Recep bey Kürtleri o yönde mi görüyor da kucaklayamıyor?



Önümüzdeki seçim döneminde CHP’nin ve MHP’nin üzerine düşen en önemli görevlerden birisi, örnekleri ile insanlara, AKP tarafından nasıl aptal yerine koyulduklarını göstermek ve artık oyuna gelmemelerini göstermek olmalıdır.

Çünkü eğer AKP çıraklık ve kalfalık dönemlerinde böyle ise ustalık döneminde “Allah korusun !”

6 Nisan 2011 Çarşamba

BİLİNCİN DAYATTIĞI “VAR OLMA” TALEBİ


İnsanı unutturan, kanın tarihini dahi ters yüz eden iktidar olma isteği,
hangi kapıdan dönecek bulmak zortundayız.
İçinde kan olmayan o kapıyı
gerekirse icad etmeliyiz.
(sayfa 148)



Çok uzun zamandır kendi kendime sormakta olduğum soruların tüm yanıtlarını bulduğum kitap: DAĞIN ARDINA BAKMAK, Timaş yayınları, 3. Baskı Mart 2011, 14,50 TL. Yazarı.....

2000 yılının hangi ayı olduğunu anımsamıyorum. Kendimden menkul sürgünde olduğum Güney Fransa’nın Nice şehrinde bir telefon geldi. Hattın öbür ucunda, büyük usta İlhan Berk, Lodeve şehrine Akdeniz Şiir Festivali’ne geleceğini söylüyordu.

Aradan yıllar geçmiş ve ustamı görmemiştim. Önce Paris’e varacak, oradan da Lodeve’e geçecekti. Hemen Paris’te yaşayan gazeteci ve fotograf sanatçısı arkadaşım Ahmet Sel’i aradım, Ahmet ustanın şiirlerinin bir bölümünü Fransızcaya çevirmiş ve yayımlatmıştı yıllar öncesinde, zaten biz de Ahmet ile İlhan Berk’in Bodrum’daki evinde tanışmıştık, yıllar ne çabuk geçmişti...

İlhan Berk Lodeve’e vardığı günün ertesinde, kaldığı otelde hemen buluştum. Bana Türkiye’den bir şairin daha geldiğini, adının Bejan Matur olduğunu ve çok önemli, genç, ama çok yetenekli bir şair olduğunu söyledi. Tanışacaktık..

Bejan Matur (sol başta) Lodeve Şiir Festivali'nde şiir okurken, sağ başta İlhan Berk

Demek ki ben Bejan Matur’un yüzünü göreli aradan 11 yıl geçmiş...

Şiirle uğraştığım, yazmayı denemekte olduğum 42 yılı aşkın zamanda, dizelerini, söyleyişini kıskandığım çok az sayıdaki, çok iyi şairlerden birisidir Bejan Matur.

2001 yılında, artık İstanbul’a gelip gitmeye başladığım zaman, ilk aradığım insanlardan birisi Bejan oldu. Onunla çok az görüştük, ama çok yoğun ve hoş bir dostluğumuz oldu ve bunu hep anılarımda sakladım.

Çok sağlam, çok aklı başında ve yaptığını bilen bir şair arkadaşım vardı artık. Ondan bir tek şeyi gizledim, hissettirmemeye çalıştım, o da, onu kıskandığımı...

Bejan Matur ile 2001 yılında Ortaköyde sabah kahvesinde


O yıllar Bejan’ın yurt dışına yoğunlukla gidip gelemeye ve şiirini dünyaya okumaya başladığı yıllardı. Ben de Fransa’daydım ve çok görüşemedik...

Bundan kısa bir süre önce geldiğim İstanbul’da yeni kitabını görünce hemen alıp iki günde okuyuverdim. Sonra döndüm ve yeniden, bu kez altını çizerek bir kere daha okudum.

Bu kitap ile ilgili yazmak istediğim bu yazıyı da hayli düşündüm.

Acaba alıntılar yaparak mı kitabı anlatmalıydım, yoksa yıllardır süren bu amansız savaşta taraf olamayacağımı mı anlatmalıyıdım. Hem taraf olamayacağımı, hem de taraf olunamayacağını anlatıp, iki tarafın da insanlarının yanında olduğumdan mı söz etmeliydim?

Yoksa bu kitabı öne çıkartıp, bugün halâ şu kadar şehit verdik, bu kadar terörist öldürdük diyen “sayı tablosunu” sürdüren ve bunu sürdürmekte israr eden hükümeti mi eleştirmeliydim?

Kuzey Afrika’da ve Arap Yarımadasında, Orta Doğu’nun pek çok ülkesinde demokratik talepler ile “var olma” isteğinden söz eden uluslara öğütler yağdıran bir hükümetin, şapkasını önüne koyup, kendi durumuna bakamadığı gerçeğinin mi altını çizmeliydim? Bu aymazlığı avaz avaza anlatmak mı gerekiyordu?

Sonunda, Bejan Matur’un röportajlardan ve kendi görüşlerinden oluşan : DAĞIN ARDINA BAKMAK kitabının herkes tarafından okunması gerektiğinin altını çizmemin yeterli olacağını düşündüm, çünkü Bejan’ı tanıyorum. Onun yiğit bir yürek olduğunu, gerçekleri saptırmayacak kadar dürüst olduğunu da biliyorum. Bu da yeter...

DAĞIN ARDINA BAKMAK, herkes tarafından okunması gereken bir kitap, hem dağın arkasında olanların, hem de dağın bu yakasında olanların okuyup, ARTIK ANLAMAK ZORUNDA oldukları bir kitap.

Bu kitabın içindeki, “kanın durması gerektiği” önerisini düşünürken 2inci Dünya Savaşı sırasında birbirini amansızca öldüren Alman ve Fransız halklarının bugünkü dostluğu nasıl kurabilmiş olduklarını düşünmemiz gerekiyor. Ve dağın hangi yanında olursa olsun, ölenlerin hepsinin bizim çocuklarımız olduklarını da unutmamalıyız.

Herkes, diğeri kadar suçlu ve masum, ama insanlara işkence yapmanın, köyleri yakıp, insanlarını sürgüne zorlamanın affedilir bir yanı olmadığının altını AİHM bile çizmedi mi?


okuyun okutun

http://www.ekonomigundemi.com/yazar/BILINCIN-DAYATTIGI-“VAR-OLMA”-TALEBI/1174

2 Nisan 2011 Cumartesi

BEN YAPTIM OLDU


AKP hükümeti yaklaşan genel seçimlerde oylarının ÇOK düştüğünün farkında oldukları için olacak, telâş içindeler. Devlet neredeyse bir yap-boz tahtasına döndü..

Adalet sistemindeki yasa dışı belirsizlikler sürerken, siyasi iradesini ortaya koymuyormuş GİBİ yapan hükümet, bir yandan sistemin doğru çalışmadığını, ama çalışması gerektiğini söylerken, öte yandan başbakan, kendi bakanlarını yalanlarcasına “hukuk kendi içinde çalışıyor, biz karışamayız” gibilerinden sözler ediyor.. Bu hukuk sistemi doğmamış çocuğa (yayımlanmamış kitap) ceza biçip ortadan kaldırmayı denerken, başbakan yardımcısı çıkıp “Şık olmadı” diyor, hemen ardından başbakan “Vallahi biz karışamayız, bence siz Türkiye’de neler oluyor diye bir düşünün” diyor. Sanki bizim düşüneceğimiz Türkiye’yi yıllardır başkası yönetiyor da...

Yaz saati uygulamasında, seçmen yaşına gelmiş, üniversiteye girmek için yarışacak olan öğrencilerin hışmına uğramamak adına, “olsun varsın, bir gün geç başlasın” mantığı ile hareket eden hükümet, bir saatlik farkın, kimlere, nelere mal olduğunun farkında bile değil.

Libya, Suriye vb pek çok ihracat yapmakta olduğumuz ülkelerde yaşanmakta olan siyasi değişim krizlerini, daha önceden görememiş olan dışişleri, ekonomik verilerin değer kaybetmeye başlamasına neden oluverdi. Bir yandan ihracat kaybı yaşanırken, öte yandan NATO ittifakı nedeni ile savaşa para harcayacak olan Türkiye, şimdi bu parayı nasıl toparlarızın derdine düştü.

Kapıda, tam seçimlerin arifesinde beliren ekonomik zorlukları finanse etmek için, vergi yükünü nereye salarım düşüncesi ile hareket eden hükümetten, “İthal tekstil ürünlerine ek vergi” kararı çıktı.. İşte bir tane daha “ben yaptım oldu” haberi..

Bu verginin nelere mal olacağını kestiremeyen, öngörüsüz ve cahil hükümet, verginin getirdiğinden çok götürdüğünün olduğunu anlayınca bakalım ne yapacak?

Türkiye’nin öncü – ihracatcı sanayiilerinden birisi olan tekstil sektörü, özellikle hazır giyim ve mamul mal ihracatını sürdürebilmesi, markalaşmaya yatırılmış olan ciddi paraların geri dönüşümünün sağlanabilmesi için ithalatın vergisizliği çok önemlidir. Bugün özellikle Çin menşeli  tekstil ürünlerine uygulanan vergi bile, dikkatli düşünüldüğü zaman yanlıştır. Küreselleşen dünyada, Türkiye’nin en önemli sanayii kollarından birisi olan tekstildeki bunca yıllık çaba, telâşlı ve cahil hükümetin yanlış kararları ile ciddi sorunlarla boğuşmaya hazırlanıyor.

Bugün, üretilen eteğin kumaşını siz ürettiniz, ama içinin astarı eğer Çin de ucuz ve kaliteli ise o zaman onu oradan almak durumundasınız demektir, çünkü başka türlü rekabet edebilmeniz olanaksızdır, tekstile getirilen verginin bu türden pek çok sıkıntının ve maliyet artışının nedeni olması yepyeni ve bugünden göremediğimiz pek çok sorunun da habercisidir.

Türkiye’nin AB Gümrük Birliği’nde olması, tekstilde % 8 gibi düşük bir KDV uyguluyor olması, ünlü markaların büyük şehirlerimize gelmesinin ve mağazalar açmasının nedeni olmuştur.

Bu mağazalar, herşeyden önce artan turizm harekreti için önemlidir, özellikle para harcayan ve lüks tüektime meraklı olan Rus turistlerin, zengin Arapların ilgi odağıdır. %20-30 oranında ithal tekstil ürünlerine uygulanacak bir vergi, her şeyden önce ciddi turizm kaybına neden olur, alış – veriş komşular ile olan turizmimizin en önemli unsularından birisidir. Ayrıca birer birer Türkiye’den gitmeye başlayacak olan ünlü markalar ile bizim üreticilerimiz arasındaki gündelik bağlar kopmaya başlar. Ayrıca, bununla da kalmaz, Türkiye’ye herhangi bir konuda yatırım yapacak olan yabancılar “aman duralım,  bu ülke istikrarsız bir muz cumhuriyetine dönüşmüş, ne gün nereden ne vergi koyarlar belli değil” diye düşünmeye başlarlar.

Elbette özellikle yabancı markaların mağazaları Türkiye’den çekilmeye başlayınca, onca alış veriş merkezinde de pek çok yer boşalmaya başlar ve doğal olarak kiralar azalır ve ciddi gelir kayıpları, hizmette kalitesizleşme vs alır yürür.

Bütün bunları alt alta koyduğunuz zaman, bakın karşınızsa çıkacak hesaba !

Türkiye bu kayıpların altından kalkamaz ve aklınca lüks tüketime vergi getiriyorum “havasını atan”, “bakın üreticimizi nasıl koruyoruz” diye böbürlenecek olan hükümet, gider ayak Türkiye’ye çok ciddi zararlar vermiş olur.